Bir dizinin bütün bölümlerinin aynı çevirmenin elinden çıkması her ne kadar ideal durum olsa da, ticari hayatın gerekleri çoğu kez bu ideal duruma müsaade etmez. Bir yandan işi veren kanalın genellikle tek çevirmenin altından kalkmasının çok zor olacağı kadar yakın tarihli teslim istemesi, bir yandan stüdyoların fazla oyalanmadan işi bir an önce bitirip parasını almak ve hızla başka projelere geçmek için çabalaması derken, bölümler paket halinde gelmişse, o iş genelde her çevirmene kendi kapasitesi dahilinde 3 - 5 tane düşecek şekilde dağıtılır.
The Mindy Project o şekilde olmadı. İşi alan stüdyo prensiplerini mümkün olduğunca ticari dayatmaların önüne koymaya çalıştığından dizinin beşinci sezonunun bütün bölümlerini bana verdiler. Bu da haliyle uzun bir çeviri süreci demekti.
O kadar bölümün çevirisi gerçekten de uzun bir süreci kapsadığından, bu dönemde bahsini etmeye değecek pek çok şey oldu. Şubat 2016'da Ankara'da meydana gelen terör saldırısından, müebbet hapsi istenen Can Dündar'a tahliye kararı çıkması ve Cumhurbaşkanının "Ben AYM kararına saygı duymuyorum." demesine kadar Türkiye gündeminde önemli yer tutan pek çok olay ben bu dizinin çevirisiyle boğuşurken cereyan etti.
Şüphesiz ki bunların hepsi de çok mühim olaylardı ama ben The Mindy Project dizisinin çevirisi sırasında uğraşmak zorunda kaldığım ve aslında düşünülecek olursa en az diğerleri kadar önemli olan başka bir meseleden bahsetmek istiyorum:
Sansür
Bende, 2000'li yıllarda sıkı bir rüzgar estiren ünlü Sex and The City dizisinin mizah tonu öne çıkartılmış versiyonu hissi uyandıran The Mindy Project, ele aldığı konular ve dolayısıyla kullandığı dil açısından, bin bir türlü sansür kuralını gözetmek zorunda kalanlar için tam bir kabusa dönüştü.
Öncelikle, vatandaşın ekranlarda neyi görüp neyi görmeyeceğine, neyi duyup neyi duymayacağına, hangi kelimeleri okuyup hangilerini okumayacağına karar veren bir devlet organı fikrine ve bu organın dayattığı sansürcü zihniyete bu ülkedeki her aklı başında insanın olması gerektiğini düşündüğüm umduğum gibi ben de karşıyım.
Ama bu, çok farklı kültürel birikimlere ait eserleri dilimize aktarırken tamamen ayarsız bir dil kullanmamızı gerektirmez. Her şey bir yana, yabancı kaynakta kullanılan bir kelime ya da deyimin bire bir sözlük karşılığı olan çevirisi aslında yanlış bir tercih bile olabilir.
Hollywood filmlerinde sıkça geçen ve çok da dalgası geçilen shit kelimesine bakacak olursak örneğin, tamam, hadi bunu "Kahretsin" diye çevirmeyelim peki de, bizde pek bir anlamı olmayan, seyircide hiçbir karşılığı bulunmayan "bok" kelimesini de kullanmayalım lütfen. Kimse kusura bakmasın ama "shit" kelimesini "bok" diye çeviren bir çevirmen, atın en uygunsuz yerine kelebek kondurmuş bir çevirmendir benim nazarımda.
İlla argoya karşılık argo bir çeviri bulunması gerekiyorsa örneğin "Hay sıçayım!" diye bir çeviri çok daha doğal, çok daha yerini bulmuş bir çeviri olacaktır ki bu da açıklık getirmek istediğim ikinci noktaya getiriyor bizi.
Yabancı kaynakta geçen argo bir kelime veya tabire bire bir çeviri olmayan ama eşit derecede argo başka bir karşılık bulduğumuzda bunu ekranlara olduğu gibi taşımamız doğru olur mu?
Bunun cevabı çevirinin hangi platformda kimlere ulaşacağına ya da daha doğrusu kimlere ulaşma ihtimali olduğuna göre değişir. Neyle karşılaşacağını bilerek, hatta bizzat bunu talep ederek ücreti karşılığı içerik satın alan birine ağır filtreden geçirilmiş bir çeviri sunmak ne kadar yanlışsa, evinde ailesiyle oturmuş televizyonda seyretmek için ilginç bir şeyler arayan seyirciye hiçbir uyarı olmaksızın ana avrat küfürle dolu bir içerik sunmak da o kadar yanlış olur. Bu ikinci gruba yönelik çeviri yaparken hitap ettiğiniz kitlenin genel beklentileri yokmuşçasına hareket etmeyi doğru bulmuyorum.
Bir devlet organının sansür dayatması ile bir çevirmenin o çevirinin ulaşma ihtimali bulunan kitlenin hassasiyetlerini gözeterek belirli bir ayar tutturmaya çalışması arasındaki dağlar kadar farka da değinmeden edemeyeceğim.
Eğer biz bir toplum olduğumuz iddiasındaysak, o toplumun kültürel birikiminin bir parçası olduğumuzu da kabul etmemiz ve buna saygı duymamız gerekir. Yok tabii, bir toplum olduğumuz iddiasında değilseniz, ya da kedinizi komşularınızla aynı toplum içinde görmüyorsanız ve dolayısıyla bu topluma karşı herhangi bir sorumluluk hissetmiyorsanız, tabii buyurun, nasıl istiyorsanız öyle yapın çevirinizi; ama hepimizin belli başlı ortak değerlerle yoğrulmamız gerektiğini düşünüyorsanız, işe öncelikle o topluma neyi verip neyin veremeyeceğinizi bilerek başlayabilirsiniz. Ayırt etmek çok zor olmasa gerek; ne de olsa siz de aynı sudan içiyorsunuz.
Yani işte, siz böyle sevişmek demenin, göğüs demenin, şarap demenin, bunları geçtim, "Çişim geldi." demenin bile yasaklandığı bir televizyon yaratırsanız, zannettiğiniz gibi o toplumu korumuş olmazsınız, ya da o topluma yeni bir şekil veriyor falan olmazsınız. Sadece, o toplumu farkında olmadan dinamitlemiş olursunuz.
Yorumlar
Yorum Gönder