KÜÇÜK ESNAF alt yazı notları

Artık hangi gazetenin hangi çalışanı nasıl bir hayal gücüyle yazdıysa, tekrar serbest çevirmenliğe geçmeden önce uzunca bir müddet çalıştığım döneminin ünlü lazer alt yazı şirketindeki arkadaşlar, bana sık sık, çevirmenliğin en rahat meslek olduğunu okuduklarından bahsederek latife ederlerdi. 

Tabii kabul etmek lazım, pederin işlerinin artık düzelmeyecek seviyede bozulduğunu kabullenmek zorunda kaldıktan sonra çalışmaya başladığım tekstil atölyesinde ortacı, akabinde bir benzincide pompacı, onun sonrasında da, bir otelde bellboy olarak yaptığım işlerle kıyaslandığında çevirmenlik elbette rahat meslektir - ki bu arada aslında hepsinin toplamından daha ağır bir iş yükü olsa da, babamın dükkanı olduğu için taşıdığım tüpleri saymıyorum bile.

Sonuçta oturarak iş yapıyorsunuz. Çalışma saatlerinizi kendiniz belirliyorsunuz. Evinizde rahat koltuğunuzda oturup çoğu kez eğer varsa bile ofise gitme gereği duymadan iş yapıyorsunuz. Bunlar dışarıdan bakıldığında güzel görünen şeyler illa ki.

İşin aslının pek de öyle olmadığını biz çevirmenler biliriz. Sürekli yetiştirmeniz gereken bir iş vardır. Bizzat başında durup yapmadığınız zaman iş ilerlemeyeceği için sürekli başında durmanız, sürekli bütün dikkatinizi vermeniz gerekir. İyimser bir ortalamayla, günde en az 10 saat masanızda çakılı kalırsınız. Ve tabii emin olun, icat edilmiş hiçbir sandalye o kadar saat oturmak zorunda kaldıktan sonra rahat değildir. Bunalıp da bilgisayarda biraz başka bir şeyle ilgilenseniz, örneğin blog falan yazmaya kalksanız, sizi görenler hemen işi kaytarmaya başladığınızı söylemeye kalkar.

Yakın çevrenizde olduğu için vaziyetin pek de öyle olmadığını bilmesi gerektiğini düşündüğünüz insanlar bile bazen "Sonra yaparsın." kafasında olabildiği için, dışarıdan bakanların çok rahat çalışma imkanlarına sahipmişsiniz gibi düşünmesini çok da yadırgamamak gerekir belki de. Evet tamam, sonra yapmasını ben de bilirim de, yetiştirilmesi gereken teslim tarihleri, bu işi sonraya bıraktığımda sarkan diğer işler ne olacak peki?

İşte Küçük Esnaf filminin çevirmenlere gönderilmek üzere alt yazısını hazırlamaya böyle bir görmezden gelme gününde başladım. Maşallah, Allah bozmasın tabii ama değme geniş ailelere taş çıkartacak büyüklükte bir hısım akraba listesine sahip olduğumuzdan ve birini çağırdığımızda diğerini çağırmazsak ayıp olacağından evimiz yine neşeli bir aile yemeği cıvıltısıyla dolup taşmıştı.

Ama ben kimse inanmasa ve abarttığımı sansa da o kadar yoğun bir iş yükü altındaydım ki, o cıvıltılı yemekte bizi yalnız bırakmama lütfunda bulunan bacanaklardan biri çalışma sandalyemin tekerleğini kırdığında, yeni tekerlek almak için nalbura gitmeye ayıracak zaman bulamadığından sonraki birkaç günü yemek masasından ödünç aldığım sandalyeyle idare etmek zorunda kalmıştım.

Ha tabii, öte yandan, Allah gerçekten başka dert vermesin; güney sınırımızda konuşlanan YPG unsurlarını obüslerle vurmaya başladığımız, düşürülen uçaktan dolayı aramızın zaten iyi olmadığı Rusya'yla sıcak savaşa girme olasılığının ciddi ciddi dillendirilmeye başladığı bir dönemdeydik. Tabii ilerleyen zamanda olaylar çok farklı gelişecek, kendimizi Rusya'yla kanka bulacaktık ama kimsenin geleceği okuma gücü olmadığından, bunlar hep can sıkan gelişmelerdi.

Filmin kendisine gelirsek. Fragmanı çok eğlenceliydi. Filmin kendisi de fragmanın yüzünü kara çıkartmadı. O dönemdeki tüm olumsuz çevresel etkenler bir yana, üzerinde çalışması en keyifli işlerden biri oldu benim için.


Yorumlar