VIKINGS - sezon 4 alt yazı notları




Küçükken, babamın çocukluğunda televizyon olmadığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Bunun herhalde çok sıkıcı, çekilmez bir hayat olduğunu düşünmüştüm.



 Benzer şekilde, milenyum çocuklarının da eskiden cep telefonu ve internet gibi icatlar olmadığını ilk duyduklarında çok şaşırdıklarını tahmin edebiliyorum. Muhtemelen onlara da hızlı iletişimi parmaklarının ucuna kadar getiren cihazların olmadığı bir dünya çok sıkıcı geliyordur.

Gerçekten de, ilk yarısında internet diye bir şeyin bile olmadığı doksanlı yıllar pek çok açıdan bugünkünden farklı dinamiklerle işliyordu. Daha güzel, daha iyi, ya da daha kötü, berbat, yavan gibi göreceli kavramları bir kenara bırakırsak, bazı açılardan bugünden çok farklı, bazı açılardansa günümüzle aynı şekilde işleyen bir yapısı vardı. Örneğin, marketten ucuz sucuk alırken tek endişenizin "Bunu yersem kanser olur muyum?" korkusu değil, "Lan buna at eti katmışlar mıdır acaba?" olduğu bir devrin son günleri olması günümüzle arasındaki en büyük fark olsa gerek. Zaten dar olan yolda sağlı sollu park eden arabaların  iyice daralttığı yolda neredeyse caddenin ortasında yürüyüp de, tam araba geçeceği sırada durup elindeki cips paketinin dibini ağzına tıkmaya çalışan ergen sayısının da o zamanlar nispeten daha az olduğundan eminim.


Devir ne kadar değişmiş olursa olsun, o kadim günlerden bu yana değişmeyen en temel öğe herhalde trafiktir. Tıklım tıklım metrobüsler henüz hayatımıza girmemişti ama onları aratmayacak kalabalıktaki otobüslerin her zaman tıkalı trafikte gıdım gıdım ilerlemesi o zaman da vardı. Beşiktaş'ta Mimar Sinan'ı ilk kazandığımda, Pendik'ten sabah dokuzdaki ilk derse yetişmek için saat altıda falan uyanmam gerektiğini söyleyen abinin dalga geçtiğini sanmıştım örneğin. Abinin dediği doğru çıktı. Ne kadar erken yola çıkarsam çıkayım, sabahın körüne koydukları diferansiyel denklemler dersine hep 5 - 10 dakika geç kaldığımı hatırlarım.


Sıkışık trafik ve tıklım tıklım otobüsler hayatımızın o kadar ayrılmaz bir parçasıydı ki, otobüsler artık mecburen sosyalleşme alanlarına dönmüştü. Normalde sosyal biri sayılmadığım, hatta kendi kendime takılmayı saçma sapan yüzeysel muhabbetlere her zaman tercih etmiş biri olmama rağmen bu sosyalleşmeden ben de payımı almıştım.

Düşük ihtimal ama yazdıklarını buraya kadar okuyan varsa, bu kadar notaljinin Vikings dizisine nerede bağlanacağını merak etmeye başlamıştır herhalde.

Bağlantı şu: Aklımda yanlış kalmadıysa walkman'imin kulaklığından taşan grubun kim olduğunu soran Boğaziçi İngiliz Dili ve Edebiyatında okuyan arkadaşla, sık sık aynı otobüste denk gelmemiz sonucu muhabbeti ilerletmiştik. O muhabbetlerden birinde, İngilizcenin yabancı istilalarından,  özellikle Kuzeyli istilalarından çok etkilediğini okuduğumu söylediğimde, arkadaş sanki çok acayip  bir şey söylüyormuşum gibi ukala ukala bana bakıp İngiltere'nin hiçbir zaman istilaya uğramadığını söylemişti.

Henüz internetin olmadığı, biri bir şey uydurduğunda anında telefonu açıp doğru mu değil mi diye kontrol edemediğimiz günlerde olduğumuzdan "Ben öyle okumuştum." diyerek geçiştirmek zorunda kalmıştım.

İşte, İngiltere'ye istilayı bırak, orada resmen koloni kuran,  sonra da yetinmeyip Paris'e bile saldıran Vikinglerin hikayesinin alt yazılarını çevirirken bu arkadaş sık sık aklıma geldi. Pek tarzı sayılmayacağı için diziyi seyretmiş olması, hadi seyretmiş olsun, o gün laf arasında yaptığı ukalalığı aklına getirmesi çok düşük ihtimal olsa da, koca dizinin alt yazılarını hazırlamakla ilgili benim aklımdaki en güçlü anı, sık sık bu arkadaşı yad etmiş olmamdı.


Ta buraya kadar okuyup da aynı ukalalığın farklı bir tonunu sergilemek isteyecek arkadaşlar için küçük bir not düşmem gerekirse, İngiltere derken kestirme olsun diye genelleme yaptığımı, dizideki olayların büyük çoğunluğunun Wessex Krallığı'nda geçtiğini de buraya not olarak düşeyim.



Yorumlar