Serbest meslek erbaplarının çözmesi gereken ilk sorun düzenli gelir akışıdır. Her ne kadar çok farklı olacağını tahmin etmesem de diğer serbest meslek gruplarındaki arkadaşların çalışma şartlarına hakim olmadığımdan dolayı onlar adına ahkam kesmeye kalkmayıp sadece çevirmenler, bilhassa alt yazı ve dublaj çevirmenleri için konuşacak olursam, düzenli gelir sağlamak için ilk yapılması gereken, iş sağlayıcı yelpazenizi genişletmektir.
Bazı stüdyolar seyrek ama parası iyi iş gönderir. Bazı yerler sık ama ücreti düşük iş gönderir. Ama, özellikle televizyon ve sinema sektörü için konuşuyorsak, neredeyse istisnasız olarak hepsi, hep acil iş gönderir. İş sağlayıcıların "Sana iş gönderiyorum. Kafana göre takıl. Bir ay sonra, ya da paşa keyfine göre üç ay sonra yapabilirsin." demesini tabii ki beklemiyorum ama gelen işlerin hepsi de işin büyüklüğüne göre gelir gelmez yapmaya başlasanız teslim tarihinde ancak yetişebileceği kadar acildir. Tabii sadece o işi yaptığınız zaman geçinemeyeceğinizden dolayı elinizde başka yerlerden gelmiş başka acil işler de olduğu için sürekli bir sıkışık takvim içinde, sürekli bir yarış halindesinizdir.
Man, Woman, Wild programının birinci sezon yedinci bölümü bana gönderildiğinde içinde bulunduğum durum her zamankinden farklı değildi. Programı pazartesi günü gönderip alt yazısını çarşamba günü isteyen stüdyo kendi açısından gayet makul bir süre vermişti aslında: İşine hakim bir çevirmen için en fazla bir gün süreceğini bildiklerini bir işe, az önce de belirttiğim gibi, bir hafta süre verecek halleri yoktu; ama öte yandan, en geç çarşamba öğleden sonra teslim edilmesi gereken bir işe çarşamba günü sabaha karşı 02.00'de ancak başlamak benim için sorun oluyordu tabii.
Fakat tüm bunları iç dökmek ya da sızlanmak için değil, sürekli bu kadar sıkışık bir takvim içinde boğuşup durmamın ardında yatan sebepleri biraz daha derinlemesine analiz etmeden önce koşulların ne olduğuna dair daha net bir resim çizmek için anlattım. Ha tabii, arada içimi de dökmüş oldum; o iyi oldu tabii.
Yine aşırı sıkışık olduğum bir dönemde çalışma verimliliğimi nasıl artırabileceğime dair bir fikir edinmek için internetin nimetlerinden faydalanmaya çalışırken Pareto Kuralı ya da 20/80 Kuralı denen bir yaklaşıma denk gelmiştim.
Bana da kısmen akla yatkın gelen bu teoriye göre, gelirlerimizin %80'i müşterilerimizin %20'sinden gelmektedir. Geri kalanı kuru gürültüdür, dolayısıyla onlarla çalışmayı bırakmamızın bize bir zararı olmaz, hatta tam tersine faydası olur. Gelirimize yaptığı katkı çok düşük olan bumüşterilerle iş sağlayıcılarla çalışmak yerine zamanımızı kendimize ayırmak daha hayırlıdır.
Teorinin ilk kısmına bizzat tecrübe ettiğim için ben de katılıyorum. Gerçekten de, iş yaptığım şirketlere baktığım zaman gelirimi sağladığım birkaç ana şirket olduğunu, diğerlerinin katkısının nispeten düşük olduğunu görüyorum. Ancak yine de, bunlara kuru gürültü demek, bunları bir kalemde silip atmak doğru olur mu?
Teorinin yanıldığı, benim de içgüdüsel olarak bildiğim ama kağıda dökemediğim başka bir nokta vardı. Bu nokta yüzünden de teori lafta ne kadar akla yatkın görünse de sıra uygulamaya geldiğinde o iş öyle olmuyordu (Tabii kendimi çok da gömmeyeyim. İstesem tabii ki çok daha önceden kağıda dökebilirdim ama hiçbir zaman buna ayıracak vaktim olmuyordu).
Bize iş sağlayanların %80'inin kağıt üstünde gereksiz görünmesinin asıl sebebi onların da gerekli olduğunun kağıda dökülmemiş olması, olayın bütünü içerisinde hiç de azımsanamayacak bir parametrenin tamamen görmezden gelinmesiydi aslında. Ne demek istediğimi anlatmak için biraz olasılık teorisinden bahsetmem gerekecek ama merak etmeyin, teorinin sıkıcı ayrıntılarını bir kenara bırakıp sadece konumuzla ilgisi olan ana noktalara değineceğim.
Havaya atıp bırakılan bir madeni para yere düştüğünde havaya bakan yüzünün yazı veya tura gelmesi, ya da bir torbada birbirinden farklı renkte 6 top varsa gözümüz kapalı çekiliş yaptığımızda bizim istediğimiz rengin çıkması ihtimali için olasılık teorisi ne der? Yazı tura oyunu için 1/2, torbadan çekiliş için 1/6 der, öyle değil mi? Eğer çıkacak sonuç için bir ödül varsa, hatta çıkmayacak sonuç için bir ceza varsa bunları olasılık formülüne ekleyip beklenen kazanç değerini bularak bu oyuna girmemizin avantajlı olup olmadığına karar verebiliriz.
Ancak, olasılık teorisinin bazı varsayımları vardır. Olasılık hesaplarının doğru sonuç vermesi için bu varsayımların doğru kabul edilmesi gerekir. Fakat, bu varsayımlar her olasılık sorusunun başında tekrar edilmediği için, soruyu cevaplamaya çalışan kişi bu varsayımların doğru kabul edildiği şartlar altında hesaplama yaptığını gözden kaçırabilir.
Nedir bu varsayımlar? Öncelikle, hilesiz bir ortam olması. Parayı attığınızda ya da torbadan top çektiğinizde, sonuçlardan birinin diğerlerinin önüne geçecek şekilde ayarlanmamış olması gerekir. İkincisi, her olayın birbirinden bağımsız olması gerekir. Parayı atmadan önce ya da topu çekmeden önce bütün şartlar başa sarmış olmalıdır. Önceki sonuç, bir sonraki sonucu etkileyecek güce sahip olmamalıdır. Ve en çok gözardı edilen noktalardan biri, biz her ne kadar bir tek olay için olasılık hesaplasak da, sonucun aslında sonsuz sayıda tekrar yapıldığı varsayımına göre çıkmış olmasıdır. Parayı bir kere attığımızda çıkan sonucun yazı ya da tura gelmesi, diğer seferinde diğer sonucun gelmesini garantilemez.
İşte gerçek hayatta bu varsayımlar genellikle doğru değildir. O yüzden de bu varsayımların sağlandığı kabul edilen hesaplamalar gerçek hayata uymaz.
Konuyu çevirmen olarak size gelen işlere bağladığımızda, hile kelimesi biraz ağır kaçacağı için söylemekten imtina ederim ama olasılık teorisi bağlamı içerisinde düşünecek olursak bu şartın sağlanmadığını görürüz. İşler bize rastgele gelmez. Size iş paslayan kişi o gün kimi seçeceğine tombalayla karar vermez. Sizi birlikte çalışmaya elverişli bir çevirmen olarak görürse size iş verir. Görmezse ya hiç vermez, ya da anca diğer çevirmenlerin elleri doluysa verir - ki bu blog yazısına konu olan Man, Woman, Wild programındaki durumumun bu olduğu söylenebilir.
İkinci varsayım olan bağımsızlık ilkesini yine çeviri işleri açısından ele alacak olursak, aslında birinci maddeyle iç içe bir durum olduğunu görürüz. Size iş paslayan kişi karar verirken gönderdiğiniz işin kalitesi, işi zamanında teslim etme alışkanlığınız gibi kriterlere bakar. Yani bir seçim hiçbir zaman önceki seçimlerden bağımsız değildir. Tam aksine, önceden teslim ettiğiniz işlere göre şekillenir.
Üçüncü varsayım olan sonsuz tekrar durumu ise, olasılık teorisinin geçersiz kılan en önemli madde bence. Çünkü hayata bir defa geliriz. Bunun tekrarı yoktur. Yolunda gitmeyen bir şey olduğunda bunu geri alamayız. Kaybettiğimizde yeni bir oyuna başlarken sanki hiç kaybetmemişiz, sanki bu kaybımızın bizi etkileyen hiçbir sonucu olmamış gibi davranamayız.
Bir gün, çok ağır bir hastayı ameliyat edecek olan bir doktor, hasta yakınlarını teselli etmek için:
-Bu çok zor bir ameliyat. Başarılı olma şansı ancak %1. Ama hiç merak etmeyin, sizin hastanız kurtulacak, demiş.
Hasta yakınları tabii sormuş:
-Nereden biliyorsunuz hocam?
-Çünkü önceki 99 hastam öldü.
Geçinmek zorundaysanız, ödemeniz gereken faturalar varsa, çocuğunuzun iyi bir eğitim alması gibi endişeler içinizi kemiriyorsa, bu iş kağıt üstündeki hesaplamalarla olmaz. Sabahın ikisinde ancak başlayabildiğiniz iş için uykusuz kalacağınız saatlerin o işten gelecek paraya değmeyeceğini, öyle Pareto Kuralı falan gibi süslü terimleri duymadan çok önce de biliyorsunuzdur zaten; ama gecenin ikisinde iş yapmamanızın bedeli örneğin o ay kirayı yatıramamak olacaksa, böyle bir seçim hakkınız yok demektir.
Bazı stüdyolar seyrek ama parası iyi iş gönderir. Bazı yerler sık ama ücreti düşük iş gönderir. Ama, özellikle televizyon ve sinema sektörü için konuşuyorsak, neredeyse istisnasız olarak hepsi, hep acil iş gönderir. İş sağlayıcıların "Sana iş gönderiyorum. Kafana göre takıl. Bir ay sonra, ya da paşa keyfine göre üç ay sonra yapabilirsin." demesini tabii ki beklemiyorum ama gelen işlerin hepsi de işin büyüklüğüne göre gelir gelmez yapmaya başlasanız teslim tarihinde ancak yetişebileceği kadar acildir. Tabii sadece o işi yaptığınız zaman geçinemeyeceğinizden dolayı elinizde başka yerlerden gelmiş başka acil işler de olduğu için sürekli bir sıkışık takvim içinde, sürekli bir yarış halindesinizdir.
Man, Woman, Wild programının birinci sezon yedinci bölümü bana gönderildiğinde içinde bulunduğum durum her zamankinden farklı değildi. Programı pazartesi günü gönderip alt yazısını çarşamba günü isteyen stüdyo kendi açısından gayet makul bir süre vermişti aslında: İşine hakim bir çevirmen için en fazla bir gün süreceğini bildiklerini bir işe, az önce de belirttiğim gibi, bir hafta süre verecek halleri yoktu; ama öte yandan, en geç çarşamba öğleden sonra teslim edilmesi gereken bir işe çarşamba günü sabaha karşı 02.00'de ancak başlamak benim için sorun oluyordu tabii.
Fakat tüm bunları iç dökmek ya da sızlanmak için değil, sürekli bu kadar sıkışık bir takvim içinde boğuşup durmamın ardında yatan sebepleri biraz daha derinlemesine analiz etmeden önce koşulların ne olduğuna dair daha net bir resim çizmek için anlattım. Ha tabii, arada içimi de dökmüş oldum; o iyi oldu tabii.
Yine aşırı sıkışık olduğum bir dönemde çalışma verimliliğimi nasıl artırabileceğime dair bir fikir edinmek için internetin nimetlerinden faydalanmaya çalışırken Pareto Kuralı ya da 20/80 Kuralı denen bir yaklaşıma denk gelmiştim.
Nedir Bu Pareto Dedikleri?
Bana da kısmen akla yatkın gelen bu teoriye göre, gelirlerimizin %80'i müşterilerimizin %20'sinden gelmektedir. Geri kalanı kuru gürültüdür, dolayısıyla onlarla çalışmayı bırakmamızın bize bir zararı olmaz, hatta tam tersine faydası olur. Gelirimize yaptığı katkı çok düşük olan bu
Teorinin ilk kısmına bizzat tecrübe ettiğim için ben de katılıyorum. Gerçekten de, iş yaptığım şirketlere baktığım zaman gelirimi sağladığım birkaç ana şirket olduğunu, diğerlerinin katkısının nispeten düşük olduğunu görüyorum. Ancak yine de, bunlara kuru gürültü demek, bunları bir kalemde silip atmak doğru olur mu?
Pareto'nun Bize Söylemeyi Unuttuğu Bir Şey Var mı?
Teorinin yanıldığı, benim de içgüdüsel olarak bildiğim ama kağıda dökemediğim başka bir nokta vardı. Bu nokta yüzünden de teori lafta ne kadar akla yatkın görünse de sıra uygulamaya geldiğinde o iş öyle olmuyordu (Tabii kendimi çok da gömmeyeyim. İstesem tabii ki çok daha önceden kağıda dökebilirdim ama hiçbir zaman buna ayıracak vaktim olmuyordu).
Bize iş sağlayanların %80'inin kağıt üstünde gereksiz görünmesinin asıl sebebi onların da gerekli olduğunun kağıda dökülmemiş olması, olayın bütünü içerisinde hiç de azımsanamayacak bir parametrenin tamamen görmezden gelinmesiydi aslında. Ne demek istediğimi anlatmak için biraz olasılık teorisinden bahsetmem gerekecek ama merak etmeyin, teorinin sıkıcı ayrıntılarını bir kenara bırakıp sadece konumuzla ilgisi olan ana noktalara değineceğim.
Havaya atıp bırakılan bir madeni para yere düştüğünde havaya bakan yüzünün yazı veya tura gelmesi, ya da bir torbada birbirinden farklı renkte 6 top varsa gözümüz kapalı çekiliş yaptığımızda bizim istediğimiz rengin çıkması ihtimali için olasılık teorisi ne der? Yazı tura oyunu için 1/2, torbadan çekiliş için 1/6 der, öyle değil mi? Eğer çıkacak sonuç için bir ödül varsa, hatta çıkmayacak sonuç için bir ceza varsa bunları olasılık formülüne ekleyip beklenen kazanç değerini bularak bu oyuna girmemizin avantajlı olup olmadığına karar verebiliriz.
Ancak, olasılık teorisinin bazı varsayımları vardır. Olasılık hesaplarının doğru sonuç vermesi için bu varsayımların doğru kabul edilmesi gerekir. Fakat, bu varsayımlar her olasılık sorusunun başında tekrar edilmediği için, soruyu cevaplamaya çalışan kişi bu varsayımların doğru kabul edildiği şartlar altında hesaplama yaptığını gözden kaçırabilir.
İşte gerçek hayatta bu varsayımlar genellikle doğru değildir. O yüzden de bu varsayımların sağlandığı kabul edilen hesaplamalar gerçek hayata uymaz.
Konuyu çevirmen olarak size gelen işlere bağladığımızda, hile kelimesi biraz ağır kaçacağı için söylemekten imtina ederim ama olasılık teorisi bağlamı içerisinde düşünecek olursak bu şartın sağlanmadığını görürüz. İşler bize rastgele gelmez. Size iş paslayan kişi o gün kimi seçeceğine tombalayla karar vermez. Sizi birlikte çalışmaya elverişli bir çevirmen olarak görürse size iş verir. Görmezse ya hiç vermez, ya da anca diğer çevirmenlerin elleri doluysa verir - ki bu blog yazısına konu olan Man, Woman, Wild programındaki durumumun bu olduğu söylenebilir.
İkinci varsayım olan bağımsızlık ilkesini yine çeviri işleri açısından ele alacak olursak, aslında birinci maddeyle iç içe bir durum olduğunu görürüz. Size iş paslayan kişi karar verirken gönderdiğiniz işin kalitesi, işi zamanında teslim etme alışkanlığınız gibi kriterlere bakar. Yani bir seçim hiçbir zaman önceki seçimlerden bağımsız değildir. Tam aksine, önceden teslim ettiğiniz işlere göre şekillenir.
Üçüncü varsayım olan sonsuz tekrar durumu ise, olasılık teorisinin geçersiz kılan en önemli madde bence. Çünkü hayata bir defa geliriz. Bunun tekrarı yoktur. Yolunda gitmeyen bir şey olduğunda bunu geri alamayız. Kaybettiğimizde yeni bir oyuna başlarken sanki hiç kaybetmemişiz, sanki bu kaybımızın bizi etkileyen hiçbir sonucu olmamış gibi davranamayız.
Bir gün, çok ağır bir hastayı ameliyat edecek olan bir doktor, hasta yakınlarını teselli etmek için:
-Bu çok zor bir ameliyat. Başarılı olma şansı ancak %1. Ama hiç merak etmeyin, sizin hastanız kurtulacak, demiş.
Hasta yakınları tabii sormuş:
-Nereden biliyorsunuz hocam?
-Çünkü önceki 99 hastam öldü.
Geçinmek zorundaysanız, ödemeniz gereken faturalar varsa, çocuğunuzun iyi bir eğitim alması gibi endişeler içinizi kemiriyorsa, bu iş kağıt üstündeki hesaplamalarla olmaz. Sabahın ikisinde ancak başlayabildiğiniz iş için uykusuz kalacağınız saatlerin o işten gelecek paraya değmeyeceğini, öyle Pareto Kuralı falan gibi süslü terimleri duymadan çok önce de biliyorsunuzdur zaten; ama gecenin ikisinde iş yapmamanızın bedeli örneğin o ay kirayı yatıramamak olacaksa, böyle bir seçim hakkınız yok demektir.
Yorumlar
Yorum Gönder